İNSANIN GÖREVİ -1-
İslam inancına göre insanın yaratılış sebebi bellidir. Kulluk, deneme, kimin daha salih amel
(güzel iş) yapacağının belli olması için insan yaratıldı.
05/06/2008 - 23:35

 Yani o bir kuldur. Kulun da bir sahibi ve o sahibine karşı görevleri vardır. Sahipsiz kul olmayacağı gibi, sahibine karşı sorumsuz bir kulluk da düşülenemez. Zira kul her açıdan sahibine muhtaçtır. Sahibi olmadan ‘kul’ tek başına bir şey ifade etmez.

Her ne kadar bazıları insanı faklı bir yere koysalar da, insanın bebek olarak doğumu ve belli bir süre sonra ölümü onun başkasına muhtaç olduğunun en harika isbatıdır. Başka kanıta hiç te ihtiyaç yoktur. İşte insan doğuyor ve ölüyor. Üstelik bu konuda hiç bir dahli, hiç gücü ve hiç bir seçim imkanı yok.

Öyleyse insanın bir Sahibi vardır. O Sahip, ona hakimdir ve insan Ona aittir. Dünyaya gelişi boşuna olmadığı gibi, gidişi de tesadüfen değildir. Yani insanın (kulun) görevleri vardır. Evrende (zerreden kürreye) her şeyin bir görevi olduğu gibi, akıl ve irade sahibi insanın başıboş olması düşülemez.

İnsanın kul olarak görevlerini bir çok madde ile sıralamak mümkün. Ama biz burada bunları üç maddede özetlemek istiyoruz.

Bunlar: A-Ma’rifet, B-İman, C-İtaat.

 

A-MA’RİFET

Allah’ı sıfatlarıyla ve fiillerinin tecelleriyle (sonuçlarıyla) tanımak insanın ilk görevidir. Ki buna marifetullah denir. Bu bir anlamda Allah’ı ve O’na ait sıfatları hakkıyla anlamak demektir.

‘Ma’rifet’, ve ‘irfan’, ‘arafe’ kelimesinden türemiştir. ‘Arafe’; herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, o şeyin eserine (izine) bakarak ve akıl yorarak o şeyi hakkıyla tanımak demektir.

‘Ma’rifet’ de yaklaşık aynı anlamdadır. Bir şeyi, ona ait işaretlerle, o şeyin izine bakarak, düşünerek anlamaktır.

‘Ma’rifet’, ustalık, herkesin yapamadığı şeyi yapabilme anlamına da gelmektedir. Bu demektir ki, aslı, özü bilinmeyen bir şeyi, o şeye ait emarelere bakarak anlamaya çalışmaktır. Bunun da ustalık gerektireceği açıktır.

Arap dilinde, ‘şu adam Allah’ı biliyor’ denmez. Çünkü Allah (cc) ‘ma’lum’ yani bilinen bir şey değildir. O, insan bilgisine konu olmaz. İnsan ne kadar uğraşırsa  uğraşsın, Allah’ın zatının ne olduğunu bilemez.

Ama O’nu sıfatlarıyla, fiilleriyle ve bunların kâinattaki tecelleriyle tanıyabilir. O’nun gücünün ve hükümranlığının eseri yerde ve göklerdedir. O’nun âyetleri evrende, insanda, Kur’an’da ve Peygamber mesajındadır. Kişi onlara bakar ve Allah’ı tanımaya, idrak etmeye çalışır.

İşte bu ‘ma’rifettir’.

Arap dilinde ‘şu adam Allah’ı tanıyor’ denir. Çünkü Allah (cc) insan için bilinen bir şey değil, belki ‘ma’ruf’ olan, yani âyet ve sıfatlarıyla tanınır.

Ma’rifet, sadece Allah’ı gereği gibi tanımak değil, o aynı zamanda O’na gereği gibi bağlanmayı da ifade eder.

Hz. Ali’nin deyişi ile Din’in başlangıcı ‘ma’rifettir. Kim Allah’ı hakkıyla tanırsa, kulluğunu, teslimiyetini daha iyi yapar. Tevhidí inancın kökleşmesi de ‘ma’rifet’ şuurunun artmasına bağlıdır.

Marifet sahibi olanlara da ‘ârif’ denir. « Allah’ı hakkıyla takdir edemediler...”  (6 En’am/91)

 

b-Marifetin İmkanları:

1-Akıl

‘Akl’ sözlükte, masdar olarak; engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelmektedir. ‘Akl’ isim olarak; idrak, muhakeme yeteneği, kavrayış, zekâ demektir.

‘Akıl’,  bilgi edinmeye yarayan güç, düşünme, kavrama, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğidir.

Sözlük anlamından hareketle denilebilir ki ‘akıl’; ilimle insanı koruyan, kale içerisine alan, insanı mahveden yollara sürüklenmekten koruyan ruhí bir kuvvettir.

Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen akıldır.  Aklı genellikle fiil halinde kullanan Kur'an, akletmenin ve doğru düşünmenin önemine dikkat çekiyor.

“Bu örnekleri biz insanlar için vermekteyiz. Ancak bilenlerden başkası akletmez” (29 Ankebût/43)

Bu demektir ki âyetler üzerinde iilim sahipleri daha çok düşünürler ve onların ötesindeki gerçeği anlayabilir. Bunlara basiret sahipleri de denir.

Bir gerçeğe varabilmek için âyetler, işaretler, deneyler ve eserler (izler) aklın üzerinde yürüdüğü yoldur. Akıl bunlardan geçerek, bunların ifade ettiği gerçeğe ulaşır.

‘Akıl’, eşyanın özelliklerini tanıyan, idrak eden bir kabiliyettir. O insana verilmiş bir manevi kuvvet, bir nurdur.

Ama maalesef insanların çoğu bu akıl gücünü ve yeteneğini iyi yolda kullanmazlar.

“Küfre sapanların örneği çağırma ve bağırmadan başka bir şeyi duymayıp haykıran bir kimsenin örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdirmezler.” (2 Bekara/171)

“Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü) akıl erdirmez sağırlar ve dilsizlerdir.” (8 Enfal/22)

Aklını kullanmayıp sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur. (10 Yunus/100)  Cehennem azabından kurtuluş da ancak akletmek ve aklı kullanmakla mümkün. (67 Mülk/10)

Aklın birinci görevi eşyadaki düzeni, ilâhí gerçekleri anlama, sezme, onların üzerinde düşünüp yorum yapma, onların hikmetini idrak etmedir.

Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan sonra;

“İşte  Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirirsiniz” (2 Bekara/242) buyuruyor.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki:

“Hiç kimse kendisini hidayete götürecek ya da tehlikeden alıkoyacak akıldan daha faziletli bir şey kazanmamıştır.” (nak. Müfredat, s:511)

“Akıllı kimse, nefsini kontrol altına alıp ölümden sonraki hayat için hazırlık yapan, aciz insan da nefsini hevasına (istek ve tutkularına) uyup ta Allah’tan (olmayacak şeyleri) temenni eden kimsedir.” (Ýbni Mace, Zühd/31, Hadis no: 4260, 2/1423)

Bilindiği gibi İslâma göre, ancak akıllı insanlar Allah’ın tekliflerinden sorumludurlar. İlâhî teklifler akılla idrak edilir. Akıl, bu tekliflerin sebebini, hikmetini, yerine getirildiği zaman faydasını, yerine getirilmediği zaman zararını  anlayabilir.

İslâm akla bu kadar önem verirken, onu hiç bir zaman son karar yeri, bilginin, fayda-zararın, insanla ilgili hükümlerin son hakemi yapmamıştır.

Gerçek ‘ma’rifet’ ehli kimseler, neyin çirkin neyin güzel olduğunu o şeylere ait özelliklere bakarak tanıyabilirler. Çünkü onlar ‘selim akıl’ sahibidirler.

 

2-Âyetler:

'Âyet' sözlükte, bir şeyin ve bir amacın varlığını gösteren açık alâmettir.

Açıkça ortada görülmeyen şey âyetiyle bilinir ve tanınır. Bir yolu bilmeyen, o yola ait alametleri bilirse, yolu tanr. Âyet, duyuların, düşüncelerin veya akılla bilinen şeylerin dışa vurmuş şeklidir denilebilir.

Yüzü kızaran bir kimsenin kızdığını veya utandığını anlarız. Yüzü kızarmak kızgınlığın âyetidir.

‘Âyet’, bu şekilde, açık alamet, nişan, belirti, iz, eser ve işaret  anlamlarına gelmektedir.

Kur’an âyetlerinin her biri Allah’a ait alametler, işaretlerdir. Bununla beraber Allah’a mahsus bir yüceliğe de işaret ederler. Bu yücelik onların bağlı oldukları Kudret’ı hatırlatır, O’nun büyüklüğünü tanıtır.

 

b1-Kaç çeşit âyet vardır?

İslâm alimleri, aklı, yani insanı Allah’ın varlığına ve birliğine ulaştıran âyetleri ‘kevnî ve kavlî’ olmak üzere ikiye ayırırlar. Şimdi bunlardan söz edelim.

Kevnî âyetler: Evrendeki sayısız varlıklara, çeşitliliğe, sürekli bir oluşuma ve evrensel düzene ‘fiilí veya kevnî âyetler-oluşun alametleri’ denmiştir. Bu âyetler, yüce bir varlığın kudretini açıkça haber vermektedir.

b2-Kevnî âyetlere nerededir?

Bu âyetlerde ya âfakta, ya da enfüstedir:

“Biz âyetlerimizi hem âfak’ta (insanın dışında), hem de enfüste (kendi nefislerinde) onlara göstereceğiz; öyleki şüphesiz onun (Kur’an’ın) hak olduğu kendilerine apaçık belli olsun. Her şeyin üzerinde senin Rabbinin şahit olması yetmez mi?” (41 Fussilet/53)

 

1-Âfakta

Kur’an, âyetlerden meydana geldiği gibi kâinat da âyetlerden meydana gelir. Çevremizde gördüğümüz her şey, Allah’ın birer âyetidir. Bütün varlıklar, bütün olaylar Allah’ın ‘ol’ emriyle meydana çıkmış kelime’leridir. Bunlar, insana Allah’ı tanıtmaları açısından ise birer âyettirler.

Mesela, Güneşin bir aydınlık, Ay’ın bir nur kılınması yılların sayısı bilinsin diye Güneş’e ve Ay’a durakların tesbit edilmesi (10 Yunus/5), tanenin ve çekirdeğin yaratılması, sabahın gecenin içinden çıkıp gelmesi, gecenin dinlenme zamanı yapılması, karanlığın derinliklerinde yol bulmak için yıldızlarýn bir lamba gibi var edilmesi, insanların tek bir nefisten yaratılması, gökten inen su ile bitkilerin büyütülmesi, her türlü meyvanın var edilmesi (6 Enlam/95-99), arının bal yapması, hayvanların çeşit çeşit yaratılmasý, hayvanlar tarafından insanlara süt hazırlanması  (16 Nahl/65-69), gece ile gündüzün değişmesi (3 Âli İmran/190. 10 Yunus/6), kuşların havada tutulması (16 Nahl/79), yerden bitkilerin çıkarılması (26 Şûara/7-9) hep birer âyettir.

“Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz dağlar ve ırmakları var edendir. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır. Geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.” (13 Râd/3)

Peygamberimiz (sav) Güneş’in ve Ay’ın Allah’ın kudretinin iki âyeti olduğunu haber veriyor. (Buharí, Bed’ü’l Halk/88, 4/251)

Buna göre kâinatta zerreden kürreye, canlı veya cansız; var olan her şey, madenler, bitkiler, hayvanlar hepis birer âyettir. Kâinattaki denge, yani hayatın bizzat kendisi muazzam bir âyettir.

 

2-Enfüste (Yürüyen âyetler)

İnsanın çevresinde bunca âyet olduğu gibi bizzat kendi yapısında âyetler vardır. İnsanın harika yapısı, yaratılışı, hayatını devam ettirmesi, can-ru, akıl, irade, zekâ sahibi oluşu, düşünebilme, icat edebilme ve hatırlama ve unutma kabiliyetlerinin oluşu hep birer âyettir.

Her insanın ayrı bir yüze, ayrı bir karaktere, ayrı bir kapasiteye, hatta ayrı bir sese sahip olması ne kadar düşündürücüdür. İnsanın iç dünyasının derinliği, ortaya koydukları, düşünce dünyası hep olağanüstü değil mi?

Ma’rifete ulaşmak isteyenler insandan yola çıkabilirler. İnsan nasıl yaratıldı? İnsanın durumu ve konumu nedir? Ahsen-i takvim ve eşrefi mahlûkat nedir?

Kur’an, insanın yaratılışın anlatıp, Allah’ın yüce kudretine işaret ediyor.

“Sizi topraktan yaratmış olması O’nun âyetlerindendir. Sonra siz, (yeryüzünün her tarafına) yayılmakta olan bir beşer oldunuz.” (30 Rûm/20)

“İnsanı bir sudan yaratıp onu soy-sop yapan O’dur. Senin Rabbin her şeye gücü yetendir.” (25 Furkan/54)

“Andolsun, biz insanı süzme bir çamurdan yarattık. Sonra da onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.” (23 Mü’minûn/12-13)

“And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış çamurdan) yarattık.

Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe (sperma) haline getirdik.

Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.

Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz.

Sonra da siz, şüphesiz, kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (23 Mü’minûn/12-16)

Lisanların ve renklerin ayrı ayrı oluşu (30 Rûm/22), eşler arasına konan sevgi (30 Rûm/21), insanın uykuda veya uyanıkken canının alınması (39 Zümer/42) âyettir.

 

c-Kavlî âyetler

Peygamberlere indirilen bütün ilâhí kitaplar da ‘kavlí’, yani sözlü âyetlerdir. Bu kitapların gönderiliş şekli olan vahy bir âyet olduğu gibi, bu kitapların anlattığı her şey de birer âyettir.

Kur’an âyetleri, Rabbimizin bize gönderdiği apaçık belgeler ve delillerdir. Bu belge ve deliller, bir yönden Rabbimizin ilâhlığının isbatlarıdır, bir taraftan da bizi doğru yola götürecek alâmetlerdir.

Kur’an, Hz. Muhammed’e indirilen Kitab’ın insanüstü olduğunu bildirdikten sonra, bundan şüphe edenleri, “haydi bakalım, bunun gibi bir kitap, ya da bunun sûrelerine benzer sûreler yazıp getirin” diye meydan okumaktadır. (2 Bekara/23-24. 29 Ankebût/50-51. 17 İsra/88. 11 Hûd/13)

Öyleyse O’nun kendisi, sûreleri, âyetleri hem birer mucize’dir, hem de onları gönderen Rabbimizin Rabliğinin, büyüklüğünün, kudretinin alâmetleri (âyetleri)dir.

 

3-Rasûl:

Allah (cc) kullarıyla doğrudan konuşmaz. Onlarla iletişimi bir elçi aracılığıyla yapar.

“Kendisiyle Allah’ın konuşması bir insan için olacak şey değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (42 Şûra/51)

Rasûllerin ve enbiyanın rolü belli. Onların vazgeçilmez sıfatları bize ipucu verir. Peygamberler tarihine tarafsız gözle bakanlar, onların örnek kişiliklerine şahit olurlar.

Son elçi son örnek. O’nun el-Emîn sıfatı ve yaşadığu hayat kişiyi mana götürebilecek imkanlardan biridir. Hayatına yalan söylemeyen, yanlış iş yapmayan, çıkarını düşünmeyen, insanî faziletler için çalışan bir insanın yaptığı tebliğ haktır.

 

B-İMAN

İnsan, marifet imkanını kullandıktan sonra, yani bir anlamda varlıkta Allah’ın rabliği ve ilahlığı ile karşılaştıktan sonra yapacağı şey, iman etmek, teslim olmaktır.

İman insanın kendini bulmasıdır. İman, köke bağlanmadır, yitiğini bulmadır, korkuyu emniyete, ümitsizliği ümide, kaosu düzene, başıboşluğu nizama çevirmedir.

Burada akidene söz edeceğiz. Yani iman bağını sağlamlaştıran bağdan...

a-Akide esasları

‘Akide’ sözlükte, gönülden bağlanılan şey demektir.

‘Akd’ aslında iki şeyin arasını birleştirmektir. Bu, ipin parçalarını birbirine bağlama hakkında, bir binanın parçalarını bağlama anlamında kullanıldığı gibi; yemin, nikâh, sözleşme, satış gibi manevi alanlardaki ‘bağlama’ hakkýnda da kullanılır.

Sözün akd edilmesi, yani bağlanması yemin, inanılacak esaslara bağlanma imandır.

‘Akide’ gönülden bağlanılan şey manasında kişinin isteyerek, benimseyerek, inanç esaslarını kabul edip inanması demektir.

‘Akide-Akaid’, İslâmın inanılması gerekli olan temel esasları ve hükümleri demektir. ‘akide’; Allah (cc)ýn gönderdiği İslâmı, Hz. Muhammed (sav)in getirip tebliğ ettiği Din’in bütün esaslarğnğ, bütün hükümlerini kalp ile doğrulamak, dil ile söylemek, bir anlamda İslâmın doğruluğuna tanıklık etmek demektir. Bir kişi o inanç esaslarını kabul ettiği zaman, o dini benimsemiş olur. Akide aynı zamanda, o dinde bulunan emir, tavsiye, prensip, yasak gibi amel ilkelere de yön verir. Çünkü, akidenin gereği ahlâk ve davranış, yani amel olarak hayata yansır.

Bu açıdan bakıldığı zaman denilebilir ki, akide kişinin dünya ve ahiret görüşünün bütünleşmiş şeklidir.

 

b-İslâm akidesinin özellikleri:

b1-Akide dinin temelidir:

Sözlük anlamýnda geçtiği gibi ‘akit’ yapmak, bir anlamda sözleşme yapmak, söz vermektir (ahd etmektir). Akide, bu söz verişin, bu sözleşmenin ilâhí yönüdür. Mü’min, İslâmın akide ilkelerini kabul ederek kulluk yapma sözleşmesini imzalar, Allah (cc) ile yaptığı ahd’i (anlaşmayı) uygulamaya karar verir.

Akide, insanla ilgili yaratılış gerçekliğine ulaşmak, insan ile Yaratan arasındaki bağı bulmaktır.

Bu kuvvetli bağ, insanı Allah karşısında sorumlu hale getirir. Akide, hayatımızı hangi amaç doğrultusunda yaşayacağımızı gösterir. İslâm’da inanç sistemi (akide) kuru kuruya bir inançlar sıralaması değildir. Akide, Din’i kabul etmenin ve ona uygun olarak yaşamanın, daha doğrusu yalnızca Allah’a kulluk yapmak üzere karar almanın, buna söz vermenin kendisidir.

İslâmın akide anlayışı aynı zamanda, Allah’ın bâtıl saydığı bütün inançları bir tarafa atmanın göstergesidir.

b2-Kapsamlı bir akide:

Kur’an’a göre, Allah bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmez. (17 İsra/15), her kavme peygamber gönderilmiş, onların sadece Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. (16. Nahl/36)

Bütün peygamberler, aynı inanç esaslarını insanlara anlattılar. İslâm akidesi, çağlara, ülkelere, halklara, kültürlere, gruplara ve sistemlere göre değişmez. Üstelik inanılması gereken ilkeler bütün insanlar için geçerlidir. Çünkü İslâmın inanç esasları Mutlak Hakikat’tır, çağlara göre değişmez.

b3-Tevhidî esas:

İslâmın akidesi, Tevhid’tir. Her şey, bir Allah inancı üzerine kurulur. İslâm şirki (politeizmi) şiddetle reddeder. Varlığı bir Allah inancı ile açıklar. İnsanı ve görevlerini Allah’a nisbet eder. Allah mutlak yaratıcı, mutlak hükümran, mutlak sahip ve mutlak hesap görücüdür.

Bütün peygamberler insanları Tevhide davet ettiler.  Bu davette Allah’a, Ahirete ve peygamberliğe iman gibi üç temel vardır.

Allah (cc) bütün topluluklara, ‘Allah’a ibadet edin, tağuta kulluk yapmaktan kaçının’ diye tebliğ yapması için elçiler gönderdi. Ancak onlardan kimileri hidayeti, kimileri sapıklığı (dalâleti) tercih ettiler. (16 Nahl/36)

b4-Sağlam kaynak:

İslâm akaidi insan aklına, aklın yorumlarına, insanların ortaya attıkları görüşlere değil, vahye ve vahyin uygulaması olan mütevatir sünnete dayanır.

b5-Akla uygunluk:

İslâm akidesinin ilkeleri akıl üstüdür ama, akıl dışı değildir. İnsan aklı yukarıda saydığımız marifet imkanlarını kullanarak akideyi idrak eder. İnsanın hissi yanı, vicdanı ve fıtratı akidenin ortaya koyduğu gerçeklere yatkındır.

 

c-Sahih iman (sahih imanın şartları)

c1-Şüpheden Uzak:

İslâm akaidi şüpheden, zandan, tereddütten, beşeri görüşlerden uzaktır. Kişinin müslüman olmasını sağlayan esaslarda şüphe olmaz.

c2-Akide parçalanma kabul etmez:

İmanın şartları bir bütündür. Bir tanesine inanan hepsine iman etmiş olur. Bir tanesini inkâr eden hepsini inkâr etmiş olur. İmanda pazarlık olmaz. Bu şart değişirse iman ederim denilemez. Ya da iman ilkelerini kendi anlayışına uydurmak dalalettir.

c3-Dinî hükümleri benimsemek:

Kur’an’da yer alan dinî hükümler, ölçüler, ilkeler, haberler, bilgiler aynı zamanda birer akide ilkesidir. İman eden bunları beğenir, benimsr, itiraz etmez.

c4-İman yeis kabul etmez:

Akidenin müjdelediği şeylerden ümit etmek gerekir. İman hayat devam ederken, normal şartlarda olur. Ölüm korklusuyla yapılan iman geçersizdir. (10 Yunus/92)

 

C-İTAAT

a-İtaat nedir?

İnsanın Rabbine karşı üçüncü görevi itaattır.

İmanın gereği iman edilen bir yüce gücün karşısında itaat etmek, boyun eğmek, ondan gelenleri kabul etmek, itiraz etmemek, emre muhalif davranmamaktır.

İşte böyle bir durum insan için ibadet anlayışıdır.

İnsan, kul olarak Yaratıcısının karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi bir tavır beklemektedir?

İtaat, inkıyad etmek, yani boyun eğmek demektir. Emre uyma, sözü dinleme, alınan emri yerine getirme, verilen emre göre hareket etme anlamlarına da gelir.

Kur’an-ı Kerim diyor ki:

“Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır.” (3 Âli İmran/83)

Buradaki isteyerek kelimesi ‘itaat’ kelimesiyle ifade edilmektedir.

‘İtaat’ın karşıtı ‘isyan’dır.  Allah, yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil ‘itaat’ etmelerini istiyor. Eğer insan âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilâhlara itaat edecektir.

“Ey İman edenler! Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mü’min olan yetkililere) itaat edin….” (4 Nisa/59)

Peygambere itaat, O’nun yoluna gitmek Allah’a itaat gibidir, O’na karşı gelmek Allah’a isyan gibidir. (4 Nisa/80)

Allah’ın adıyla ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün yetki sahiplerine, dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. (Buharí, Ahkâm/4, 9/79. İbni Mace,  Cihad/39, Hadis no: 2859-2862, 2/954.)

Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez. (Buharí, Cihad/109, 4/60. Müslim, İmâre/38, Hadis no: 1839, 3/1469.)

Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan etmişse, mutlaka Allah’a isyan etmiştir. Kim emir’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emir’e isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” (Buharí, Ahkâm/1, 9/77. Müslim, İmare/32-33, Hadis no: 1835, 3/1466. Nesâí, Bey’at/27. 7/138.)

 

b-İtaat Nasıl yerine getirilir? (İbadet)

İtaatın diğer adı ibadettir.

Ya da müslüman Allah’a, Allah’ın koyduğu ölçülere itaat ettiği, ya da O’nun çizdiği sınırlara dikkat ettiği zaman, bu davranışı ibadet olur.

 

Öyleyse ibadeti nasıl tanımlayabiliriz?

 

1-Kelime anlamıyla ibadet

İbadet ve ubudiyyet, ‘abd’ fiiliinden gelir. Bu da, itaat etmek, alçak gönüllülük (tevazu) göstermektir. Daha açık bir ifade ile kişinin bir kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin, karşılık vermeksizin itaat etmesi ve boyun eğmesi, kendi özgürlüğünü terkedip tam bir bağlılıkla onun emrine girmesi demektir.

 

2-Istılah olarak ibadet

İbadet, niyete bağlı olarak yapılması sevap olan, özel bir şekilde yapılan, iman, itaat ve fiillerden meydana gelir.

Evet iman da öncelikle bir ibadettir. Değil mi insan Rabbinden gelen ölçülere uyuyor, kabul ediyor, o hükümlere boyun eğiyor.

İbadet, kendini kul olarak kabul eden insanın Rabbine karşı teslim oluşu, Rabbine itaat edişi, benliğinin derinliğinden gelen bir saygı ile boyun eğmesidir. Kul bu görevi, Allah’ın emirlerine uyarak, yasaklarından kaçınarak yerine getirir.

Allah’ın razı olduğu bütün ameller ibadet kapsamına girer. Allah, insanlardan güzel davranışlar ve kendi hükümlerine uyma istemektedir. Yani Allah’a itaat manası taşıyan her hareket ibadettir.

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Umulur ki takvaya erersiniz.” (2 Bekara/21)

İbadet, aynı zamanda nimetleri veren makama karşı şükrün yerine getirilmesidir. İnsana verilen en üstün nimet herhalde hayat nimetidir. Öyleyse ibadet hayatı var eden Allah’a yapılır.

İslamdaki ibadet anlayışı, batıl dinlerde olduğu gibi bir tapınma değil, Allah’a karşı olan sevginin, saygının, azametine teslim oluşun, O’nun Rabliğini tasdik edişin dua, itaat ve belli hareketlerle ortaya konmasıdır.

Allah (cc) insanı ‘abd-kul’ olarak yaratmıştır. Dolaysıyla insana düşen bu kulluğun şuurunda olmaktır. Abd, efendisinin emrine itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin uyar. Verilen emri yerine getirir, istenen hizmeti görür. Çünkü efendisi onun sahibidir, ona nimet vermektedir, ona sayısız iyilikte bulunmaktadır.

Gerçek Efendiye kulluğu unutanlar, başka yalancı mevlâlar (efendiler) bulurlar.

İbadette, itaat edenin yalnızca boyun eğip söz dinlemesi yeterli değildir. İtaat eden kul (abd), aynı zamanda önünde boyun eğdiği efendisinin yaptığı iyilikleri de bilmelidir. Verdiği nimetlere teşekkür ederek (veya şükrederek) kalpten ona bağlanır.

İslâm, bu şekilde bir boyun eğmenin, kayıtsız şartsız itaatin ve bu yüceltmenin ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a karşı yapılabileceğini  ortaya koymuştur.

İman eden kimse, bir anlamda bütün kölelikleri, bütün yanlış kul ve kulluk anlayışlarını reddettiğini ilân etmiş olur. O, imanıyla der ki, ‘ben âlemlerin Rabbini ilâh olarak kabul ediyorum, ben O’nun kuluyum. Dolaysıyla mutlak itaati, mutlak hizmeti ve ibadeti yalnızca O’na yapacağım. O benim sahibimdir, ben O’na aitim, O’ndan geldim ve yine O’na döneceğim.’

 

c-Niçin İbadet?

İbadetin amacı, Allah’ın rızasına ulaşmak, bir anlamda takva sahibi olmak, bununla dünya hayatını düzene koymak, iyi bir insan olabilmek ve öldükten sonra da Cenneti kazanmaktır.

İbadet, yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. İnsanlar Yüce Allah’a ibadet için yaratılmışlardır. (51 Zariyat/56)

Burada niçin ibadet etmeliyiz sorunun cevabını, ya da ibadet görevinin gerekçelerini sıralamaya çalışalım.

 

1-Şükür için;

“Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (ni’metimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (14 İbrahim/7)

Mü’minler bilirler ki Allah âlemlerden müstağnidir. İbadet kulun ihtiyacıdır. Nimet veren O’dur. İyilik edene teşekkür edilir.

‘Şükr’ sözlükte; hayvanların bedenlerinde yedikleri gıdanın etkisinin apaçık ortaya çıkmasıdır.

Din dilindeki ‘şükür’ de bunun gibidir. Yani ‘şükür’, Allah’ın ni’metinin etkisinin kulun dilinde ‘itiraf ve övgü’ olarak, kalbinde ‘şahitlik ve muhabbet’ olarak, organlarında da ‘itaat etme ve boyun eğme’ olarak, dilde ‘zikir’ olarak ortaya çıkmasıdır.

‘Şükür’, kişinin kendine ulaşan ni’meti bilmesi ve ni’met sahibini bilip onu övmesi demektir. ‘Küfr’ ise, ni’met vereni inkâr edip onu gizlemektir.

‘Şükür’, ni’met vereni boyun eğerek itiraf etmek,  ihsan yapan kimseyi, ihsanını anarak övmek,  ni’met verene kalbin sevgiyle dolması,  O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve ni’met konusunda O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak ta bulunmaktadır.

‘Küfr’ kelimesi, iman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler veren rızık sahibi Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, ‘şükr’ kelimesi de iman etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifade eder.

Şükür, hamdetmeyi ve Tevhide inanmayı bir araya toplar.

‘Şükür’ aynı zamanda ni’meti bilmedir. Çünkü ni’meti bilmek, ni’meti vereni bilmenin yoludur. Kul ni’meti tanıdığı zaman, ni’metin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder.

İşte bunun için Allah (cc), Kur’an’da İslâm’a ve imana ‘şükür’ diye isim vermektedir.