KUR‘AN‘IN ANLAM DÜNYASI İLE BULUŞMAK

Kur’an’ın temel amacı, insanın Allah’a kulluk etmesi, ilahî buyruklar istikametinde yaşayarak dünya ve ahirette saadete ermesidir.
27/12/2012


Bahsedilen bu ana gayenin gerçekleşebilmesi için, Kur’an’ın ortaya koyduğu prensipler çerçevesinde insanın bir hayat boyu ilkeli bir yaşam tarzına sahip olması gerekmektedir. Zaman zaman yanlışlara sapsa da insanın temel amacı ve hayat felsefesi Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.



İnsan, hem Rabbine karşı olan kulluk görevlerinde hem de diğer insanlarla olan ilişkilerinde doğru yoldan sapmaması için Kur’an’ın irşat ve uyarıları ile daima yüz yüze bulunmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde vahyin hedefleri doğrultusunda kendini eğitmesi ve terbiye etmesi mümkündür. Dolayısıyla Kur’an eğitimi hayat boyu devam eden bir süreçtir. Çünkü Kur’an’la irtibatı kopan bir aklın ve kalbin nefsani ve şeytani dürtme ve saptırmalara açık olacağı açıktır. Yine Kur’an mihverinden kopan bir aklın, toplumda yerleşik örf ve âdetleri, davranış kalıplarını zamanla din olarak kabul etmeye başlayacağı çokça rastlanan bir durumdur.



İnsanlar, Kur’an’ı anlama ve gereklerini yerine getirme konusunda sağlıklı bir yaklaşıma sahip olmadıkları takdirde, onunla ilgili değişik ilişki biçimleri geliştirmektedirler. Bunlar, Kur’an’ın gönderiliş gayesi ile ilişkisi olmayan davranış tarzlarıdır. Mesela göz değmesini gidermek veya muhtemel bazı hastalık ve musibetlerden korunmak için değişik ayetlerin yazılı olduğu muskalar taşımak, mushafları teberrüken arabalarda veya çalışma ofislerinde bulundurmak bunlardan bazılarıdır. Oysa bunlar, Kur’an’ın yetiştirdiği örnek bir toplum olan ashabın hayatında görmediğimiz davranış şekilleridir.  Çünkü onların bütün amacı, nazil olan ayetleri anlamak ve yaşamaktı.



Bugün toplumumuza baktığımızda Kur’an’ı anlama konusundaki çabalarımızın oldukça yetersiz olduğu görülecektir. Bir ömür geçiyor, neredeyse Kur’an’ı elimize almıyoruz. Halkımızın büyük çoğunluğu bu durumdadır.



Yüzünden okuma ve ölülerimizin ruhuna göndermek üzere birkaç sureyi ezberlemeleri ile Kur’an konusunda çocuklarımıza karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi zannediyoruz. Hâlbuki birkaç sureyi manasını özümsemeden ezberlemekle Kur’an’ın aydınlık dünyasına adım atmamızın mümkün olmadığı ortadadır.



Kur’an’ı, manasını bilmeden, tilavet etmek elbette ki sevaptır. Çünkü Yüce Allah’a yaklaşmamıza vesile olan hiçbir yöneliş karşılıksız kalmaz. Mesela yolda insanların yürümesine mani olan bir taşı kaldırmak veya tebessümle insanlara yaklaşmak da sevap fiillerdir. Dolayısıyla Kur’an tilaveti de, Yüce Allah’a bir yaklaşma, bir yöneliş olduğu için geniş manada ibadet kavramı içerisine girer. Ancak “manası anlaşılsa da anlaşılmasa da Kur’an okumak ibadettir” diyerek bu iki fiilin aynı seviyede faziletli olduklarını söylemek ne kadar doğru olur? Çünkü Kur’an’ın temel amacı getirdiği ilahî buyrukların yaşanmasıdır. Bu da anlaşılmasına bağlıdır. Kur’an’ın böyle temel bir amacı olduğuna göre, hâlâ manasını anlamadan onu tilavet etmeyi teşvik etmek doğru bir yaklaşım değildir.



Ayetleri anlamadan tilavet etmek, geçmiş dönemlerin şartları dikkate alındığında anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü basın yayın gelişmemiştir; bugünkü manada meal ve tefsirler rahatlıkla bulunamamaktadır. Dolayısıyla insanlar da Yüce Allah’a yaklaşmaya vesile olsun düşüncesi ile Kur’an’ı tilavet etmekte idiler. Kur’an’ın muhtevası ile ilgili bazı bilgileri de va’z ve sohbetler yoluyla elde ediyorlardı. Ancak basın yayının bu kadar geliştiği, çeşitli türden meal ve tefsirin rahatlıkla temin edildiği günümüz şartlarında, hâlâ Kur’an’ı anlama çabası içerisinde olmamak kabul edilebilecek bir durum değildir.



Günümüzde halkımızın belirli bir kısmının hayatında Kur’an tilavetinin önemli bir yeri vardır. Ancak çoğunlukla Kur’an’ın manası dikkate alınmadan okunmaktadır. Kur’an’a olan sevgi ve saygının bir neticesi olarak hatimler indirilmekte, ramazanlarda mukabeleler takip edilmektedir. Kur’an tilavetini hayatının bir parçası haline getiren nice Müslüman, hatimler indirmekte hatta ramazan ayında Kur’an’ı baştan sona birkaç defa tekrarlamaktadır. Bu çabalar elbette ki boşuna ve anlamsız değildir. Çünkü insanımız bunu ibadet şuuru içerisinde yapmakta ve ilahî kelamı manasını anlamasa da tilavet etmekten manevî bir haz almaktadır.



Ancak unutmamak gerekir ki, bu tür çabalar içerisinde bulunanlar, belki de gereğini yerine getirmedikleri bir ayeti tekrarlamakta, ne var ki ibret nazarıyla onu okuma fırsatını hiçbir zaman bulamamaktadırlar. İbadet niyetiyle defalarca tekrarlanan bir ayetin pratikte ihmal edilmesi ve günah işlenmeye devam edilmesi bir çelişki değil midir? Dolayısıyla bu kimseler, okudukları ayetlerden bir iki sayfasını açıklamalı bir meal veya tefsir eşliğinde anlamaya çalışsalar ve buradaki ilahî uyarı ve irşatlarla kendi hayatlarını test etseler, dindarlıklarının gelişmesi açısından elbette ki çok daha faydalı bir iş yapmış olurlar.



Kur’an’ın hedef kitlesi akıl sahipleridir. İnsanın aklını harekete geçirmek, onun kalbine dokunmak ilâhî kelâmın temel hedefidir. Diğer bir ifadeyle insana ulaşmada Kur’an’ın en büyük silahı, onun düşünce melekelerini devreye sokmaktır. Başlıkta verilen ayete ilave olarak şu ayetleri de bu konuda örnek olarak verebiliriz: “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yûsuf, 2.) Yine Kur’an’ın bizzat kendisi, ayetleri anlamamayı, anlama gayreti içerisinde bulunmamayı Müslümanların değil; inanmayanların bir özelliği olarak şöyle ortaya koyar.“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli mi?” (Muhammed, 24.) Ayrıca Kamer suresinde şu ayetin dört defa tekrarlandığını görüyoruz: “Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?” (Kamer, 17.)



Görüldüğü gibi, Kur’an kendisini anlamayı vurgulamakta; mesajlarını anlayacak akıl ve gönüllere çağrı üstüne çağrılar yapmaktadır. Çünkü başka şekilde insanı ikna etmesi ve ona birtakım davranış kalıpları kazandırması mümkün değildir. Dolayısıyla anlamadan Kur’an okumak insanın aklını işlevsiz hale getirmektir. Bu da, ifade yerinde ise, Kur’an’ın elini kolunu bağlamak ve onu pasif bir konuma düşürmektir. Bir başka açıdan bu durum, insanın Kur’an karşısında pasif bir direniş içerisinde bulunması ve ayette ifade edildiği şekilde onu mehcur / terk edilmiş bir durumda bırakmasıdır. (Furkan, 30.)



Netice olarak şu söylenebilir: Kur’an’la olan ilişkimizi, şekli ve salt duygu boyutundan kurtararak, Hz. Peygamberle başlayan ve Sahabe ile devam eden dönemlerdeki gibi, bilgi boyutuna taşımamız gerekmektedir. Bu bilgi, hayatın değişik faaliyet alanlarında karşılaşacağımız durumlarla alakalı olarak ilgili ayetleri hatırlayabilecek ve yolumuzu aydınlatabilecek bir düzeyde olmalıdır. Çünkü akılda tutulmayan ve kalbe nakşedilmeyen ayetlerin bizim hayatımızda yansıması ve ışık tutması mümkün değildir. Nitekim İsrailoğulları bağlamında, vahyi aklımızdan çıkarmamamız ve sımsıkı bir şekilde ona sarılmamız gerektiğine işaret edilir. (Bakara, 63.)



Bu bağlamda mesela hak hukukun söz konusu olduğu bir yerde adaletli davranmanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koyan ayeti hatırlayabilmeliyiz. (Nisa, 135.) Yine başımıza bir musibet geldiğinde, bir denemeye tabi tutulduğumuz da, sabretmemiz halinde Mevla’nın bizleri müjdelediğini ifade eden ayetlerle bir bağlantı kurabilmeliyiz. (Bakara, 155.) Yine kin, husumet, kibir gibi nefsani ve şeytanî dürtmeleri iç dünyamızda hissettiğimizde, ilgili Kur’an ayetlerinin içerdiği uyarı ve ikazları aklımıza getirebilmeliyiz. (Haşr, 10; Lokman, 18.) Kısaca, Kur’an’ı hayatımıza taşımak ve onun aydınlığında yürümek için ayetleri akıl ve kalbimizle muhakkak buluşturmalıyız.