|
Dünyaya gözlerimizi açıp etrafımızdakileri anlamaya ve algılamaya başladığımızdan beridir çevremizde hep birilerinin eksilmekte olduğunu görmekteyiz. Çocukluk döneminde camiye giderken gördüğümüz yaşlıların büyük çoğunluğu artık bu dünyadaki serüvenini tamamlamış, bazı genç dostlarımız da erken ayrılıklarıyla acılarını kalplerimize emanet etmiş bulunmaktadır. Geçmişte yaşanan pek çok şey artık hafızamızda birer anı olarak kalmıştır. Yüce Rabbimizin yarattığı Güneş, Ay ve arz seyrine devam ederken saatler, günler ve yıllar sessizce akıp gitmektedir.
İnsan, bir yönüyle zamanla kaim olup vakit geçtikçe yaşlanıp eksilmektedir. Yaşadığı günler arttıkça da ömür sermayesi yavaş yavaş tükenmektedir. Beşerin zaman ile olan bu bağını, arifler şöyle kelimelere dökmüşlerdir: “Ey Âdemoğlu! Sen ancak günlerden ibaretsin; her geçen gün, senin bir parçanı alıp götürür. Ey Âdemoğlu! Sen, annenin seni doğurduğu günden beri ömrünü tüketmektesin.” (İbn Ebü’d-Dünya, Zühd, s.187) İnsanın her an ve günle birlikte biraz daha tükendiğini hatırlatan bu hikemi cümleler, yüzyıllar öncesinden bizi uyarmaktadır.
Ömür sermayesi, Yaradan tarafından insana bahşedilmiş bir nimettir. Ancak bu ikram her gün yeniden güneşin doğması ve her gece ayın yeniden ışığını bizlere aksettirmesi gibi tekrar etmez. Ondan geçen her an, geri gelmemek üzere gitmiştir.
Bu büyük ilahi lütfun kıymetini çok iyi bilmek gerekmektedir. Fakat Efendimiz (s.a.s.) insanların çoğunun, “sağlık ve boş vakit” gibi iki nimetin kadrini bilemediğini haber vermekte (Buhari, Rikak, 1) ve onların zaman nimetini kullanıp değerlendirirken yaptığı tercihlere dikkat çekmektedir. İnsanlar, bu seçimlerine göre vaktini zayi ve heba edenler, kötülüğe bulaşmasa da vakti istenilen ölçüde değerlendiremeyenler ve vakti Allah yolunda kuşananlar olarak üç grupta toplanabilir.
İlahi kelamın beyanına göre yaşam serüveninde zamanını Allah’ın rızasına uygun yaşayarak geçirenler kazanmıştır. Bu hakikat Asr suresinde bizlere şöyle açıklanmıştır: “Andolsun zamana ki insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edip de salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).” (Asr, 103/1-3) Hayat yolculuğu esnasında Allah’ın hoşnutluğunu arayan bu kimseler, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler. Faydalı, hayırlı ve anlamlı işlerle meşgul olurlar. Mülkün malikinin cinleri ve insanları, O’na kulluk etsinler diye yarattığını bilirler. (Müminun, 23/3; Zariyat, 51/56)
Hayatlarının her safhasını Allah’ın rızası doğrultusunda yaşamaya gayret eden bu kişiler, gençlik yıllarında neşeyi ve huzuru Allah’a kullukta bulmuşlar, iffetlerini koruyup gönüllerini mescitlere bağlamışlardır. Bundan dolayı mahşer günü Allah’ın arşının gölgesinde gölgeleneceklerini ümit ederler. (Buhari, Ezan, 36) Çünkü onlar, gençlik çağlarını verimli bir bahçeyi eker gibi ekerek ahirette bunun karşılığını almayı umarlar. Ömürlerini iman ve salih amel çerçevesinde sürdüren bu kimseler, dünya ve ahiret saadetini kazanmışlardır.
Ömür sermayesini bereketli değerlendiremeyip ilahi nimetin çoğunu mübah işlerde harcayanlar da vardır. İlk bakışta bu durum zararsız gibi görünse de mübah olan bir işe harcanan zaman, eğer insanın dünya ve ahiret hayatına katkı sağlamıyorsa bu vakit dilimi de aslında boşa harcanmış sayılır. İnsanın kendisine ve çevresine herhangi bir yarar sağlamayan davranışlara yoğunlaşması, onun dünyası ve ahireti için anlam taşıyan işlere yönelmesini engellemiştir. Böylece insan, zamanını ve enerjisini faydasız uğraşlarla tüketmiş, gerçek anlamda hayır ve sevap elde edeceği amelleri yapmaktan mahrum kalmıştır.
Üçüncü gruptakiler ise tercihlerini inkâr, boş işler, eğlence ve nefsani arzulardan yana kullanarak ömürlerini heba etmişlerdir. En değerli sermayelerini günahlarla tüketmişler, gaflet içerisinde yaşamışlar, dünya nimetlerini amaç hâline getirmişler ve bunun sonucu olarak Allah’ın rızasından uzak kalıp asıl yurtları olan ahirette hüsrana uğrayanlardan olmuşlardır. Onlar sadece dünya hayatını, onun zevklerini, ziynetini ve debdebesini istemişler, nefislerinin arzu ve isteklerine uyarak zavallı olmayı tercih etmişlerdir. (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 25)
Ömür, hesabı verilmek üzere kula emanet edilmiş bir sermayedir. Yaratan ve yaşatan, insanların amelleri kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkarılacağını, kim zerre kadar hayır ya da şer işlemişse onu göreceğini bize bildirmiştir. (Zilzal, 99/6-8) Allah’ın elçisi de “Kıyamet gününde insanoğlunun, ‘Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden’ hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamayacağını” haber vererek (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 1) bu hususu daha detaylıca bize açıklamıştır.
Hesap gününde, ömür sermayesini yanlış kullanmaktan kaynaklanan pişmanlığın fayda vermeyeceğini haber vermektedir bize ilahi kelam. O gün nedamet duyanların geri dönme talepleri reddedilecek ve dünya hayatında verilen fırsatların yeterli olduğu hatırlatılacaktır. İhmal edilen ibadet, taat ve hayır gibi salih amelleri yapmak için dünyaya geri dönme istekleri kabul görmeyecektir. (Secde, 32/12) Kısacık bir zaman dahi olsa dünyaya geri dönüp ilahi daveti kabul etme arzusuna da karşılık verilmeyecektir. (İbrahim, 14/44) Çünkü Yüce Allah, düşünen kimselerin anlayabileceği ve öğüt alabileceği kadar insanlara ömür vermiştir. Hatta onları hakikate çağırsın diye peygamber de göndermiştir. (Fatır, 35/37)
Sonuç olarak bize bahşolunan hayat, en kıymetli hazinemizdir. Bu sermayemizi, gafletle değil ibadet ile; boş işlerle değil hayırlı amellerle değerlendirmek, dünyada huzurun ahirettede saadetin anahtarıdır. Bunu başarıp ömrünü Allah’ın rızası ekseninde değerlendirenler, hem bu dünyada hem de ahirette kazanmışlardır.
Tükenmeden ömür sermayesi
Gelmeden bedenlerimizin son demi
Lütfeyle Ya Rahman aciz kullarına
Senin rızana uygun yaşayabilmeyi.
Âmin.
Dr. Halil KILIÇ
DİYANET AYLIK DERGİ
|