|
Ahmed Remzi Dede böyle müjdeliyordu Müslümanları, ramazan-ı şerif ayının gelişiyle. Çünkü bir başkadır ramazan ayı; orucu, Kur’an’ı, zekâtı, sahuru ve iftarıyla. Bir başkadır ramazan ayı; affı, rahmeti, mağfireti, maddi ve manevi bereketiyle. Bütün bu güzellikler cami ile bütünleşirse daha anlamlı hâle gelir rahmet ayı. Zenginleşir manevi hayatımız mâh-ı gufrânla; değerlenir kulluğumuz vakit namazları, teravihler, mukabele ve itikâfla. Camilerde yapılan bu ibadetler vesilesiyle Müslümanlar üzerinde derin izler bırakır on bir ayın sultanı. Tıpkı orucu, sahuru ve iftarı gibi...
Bireyselleşmenin ve yalnızlaşmanın popülaritesini her geçen gün artırdığı bir zamanda insanın sosyal ve toplumsal bir varlık olduğunu, olması gerektiğini hatırlatır bize, şehr-i ramazan. Bu mübarek aya kavuşmanın verdiği bir heyecan ve neşe vardır kalbimizde. Her gün huzur dolu bir kalp ve sekinetle iftarımızı yapar, vakit yaklaşınca yorgun argın demeden camiye gider ve Rabbimizin huzuruna divan durur; bir taraftan yirmi yedi kat daha fazla sevap kazanmanın, diğer taraftan da gecenin yarısını ibadetle geçirmiş gibi olmanın hazzını yaşarız. “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ramazan ayını ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhari, İman, 26; Müslim, Teravih, 25) hadis-i şerifinde işaret edilen teravih namazı ile rahatlar, günahlardan arınmanın müjdesine nail oluruz. Yorgunluğumuzu unutur, farklı bir atmosfere gideriz her dört rekâttan sonra getirilen salavatlar, okunan ilahiler ve kasidelerle. İmamın, “Amenerresulü” okurken “va’fu ‘anna, vağfir lena, verhamna” (Bakara, 2/286) duasına “âmin” nidalarıyla eşlik eder; hâlimizle, dilimizle, samimi kalbimizle, “Rabbimiz! Bizi affet, bizi, bağışla ve bize merhamet et!” diye dua eder, yalvarıp yakarırız âlemlerin Rabbine. Teravih kılındıktan sonra selamlaşırız aynı safta huzura durduğumuz komşularımız, kardeşlerimiz ve dostlarımızla. Ramazan-ı şerif aylarını tebrik eder, “Allah kabul etsin.” dileklerimizi iletiriz tatlı dilimizle. Uzun zamandır görmediğimiz arkadaşlarımızla karşılaşmanın ayrı bir heyecanı, huzuru, neşe ve sevinci belirir yüzümüzde. Kucaklaşıp hasret gideririz; şükrederiz nafile ibadetin farz gibi sevap kazandırdığı, farz ibadetin yetmiş misliyle karşılık bulduğu ramazan ayına kavuşturan, dostlarımızla teravih namazında buluşturan Rabbimize.
Şüphesiz ki yetişkinler kadar çocukların dünyasında da müstesna bir yeri vardır ramazan akşamlarının, teravih namazlarının. Hâlâ zihinlerimizde canlanır zaman zaman, anne ve babalarımızın elimizden tutarak camiye götürdüğü zamanlar. Arkadaşlarımızla yan yana durduğumuz teravih namazlarında sessiz sessiz gülüşmeler. Bazen arka saflarda oynadığımız oyunlar... Günümüzde bilgisayar, internet ve sosyal medyada kaybolup giden çocukları görünce de “iyi ki çocukluğumda internet, telefon ve bilgisayar yokmuş” demeden edemiyor insan. Bütün bu yaşanmışlıklardan sonra bir kez daha anlıyoruz yalnızlığın ilacının cami ve cemaat olduğunu; ramazan-ı şerif ayının ve teravih namazının kalabalıklar içinde kaybolup yalnızlaşan insana cemaat olma, bir ve beraber olma şuuru kazandırdığını.
Ramazan ayı vesilesi ile eda edilen teravih namazları sadece yalnızlığın değil tefrikanın da ilacıdır aynı zamanda. Vahdetin, birlik ve beraberliğin sembolüdür. Zira yalnızlaşan, bencilleşen ve ahlaki değerleri örselenen insan, toplumdan uzaklaşır. Toplum içinde yaşayan bir yabancı gibidir âdeta. Komşularına, akrabalarına, dostlarına yabancı... Umursamaz yakınındaki insanın derdini. Çünkü yalnızdır, bencildir. Ona, bir toplumda yaşadığını ve sosyal bir varlık olduğunu, olması gerektiğini hatırlatır teravih namazı. Sosyalleşme ile birlikte fedakârlık ve diğerkâmlık gibi hasletler canlanır; vahdetin, birlik ve beraberliğin yolu açılır. Mehmet Akif’in de dediği gibi:
Ya Rab! Şu muazzam ramazân hürmetine,
Kaldır aradan vahdete hâil neise.
Rahmet ve mağfiret ayı ramazan, aynı zamanda Kur’an ayıdır. Aslında değerini Kur’an’dan alır bu mübarek ay. Çünkü Allah (c.c.), kelamını bu ayda indirmeye başlamıştır rehber olarak insanlığa. Nitekim, “(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği ramazan ayıdır...” (Bakara, 2/185) ayet-i kerimesi bu hakikati ifade eder. Kur’an’ın ilk muhatabı Allah’ın Resulü Muhammed Mustafa (s.a.s.) mübelliğ ve mübeyyin vasfı ile onu tebliğ edip açıklamıştır ashabına. Sadece tebliğ etmekle kalmamış; okumuş, hayatına tatbik etmiştir Kur’an-ı Kerim’i. Önemli olan da Kur’an’ı tatbik etmek değil midir hayatımıza? On bir ayın sultanı ramazanda daha çok hemhâl olmuştur Efendimiz (s.a.s.) Kerim Kitabımızla. Vahiy meleği Cebrail (a.s.) ile her ramazanda karşılıklı olarak tilavet etmişlerdir Allah’ın kelamını baştan sona. Efendimizin son ramazanında ise iki defa arz etmişlerdir Kur’an’ı birbirlerine. (Buhari, Fezâilü’l-Kur’ân, 7)
Literatürde “arza/arza-i ahire” olarak bilinen Efendimizin (s.a.s.) bu uygulaması, Müslümanlar, özellikle de Türk halkı arasında mukabele geleneği ile devam etmiştir ve günümüzde de hâlen devam etmektedir. Öyle ki ramazan-ı şerif ayında camilerde yapılan ibadetler denildiğinde zihinlere teravih namazı ile birlikte hemen mukabele de gelir. Sahuru yaptıktan sonra sabah ezanının okunmasıyla mukabeleyi takip etmek üzere mahalle camisine gideriz. Okumasını bilen Müslümanlar Kur’an’ı yüzünden, bilmeyenler de dinlemek suretiyle takip ederler mukabeleyi. Bazen okumasını bilmediği hâlde sırf Kur’an-ı Kerim’in yüzüne bakmanın sevap olduğuna inandığı için Kur’an’ı eline alıp takip edenleri de görürüz. Bunların hepsi ne güzel, ne hoş amellerdir. Böylece ramazan-ı şerif ayını Allah Resulü’nün sünnet-i seniyyesine uygun yaşamanın hazzını ve mutluluğunu hissederiz derunumuzda. Sabahın bereketli vaktini Kur’an’ı tilavet ederek veya dinleyerek değerlendirmiş, güne Allah’ın kelamı ile başlamış oluruz aynı zamanda. Bu vakitte mukabeleyi takip etmenin sabah namazını cemaatle kılmaya vesile olması belki de en güzel kazanımlarından biridir mukabelenin. Çünkü bilincindedir Müslüman, yatsı namazını camide cemaatle kılarsa gecenin ilk yarısını, sabah namazını cemaatle kıldığında da diğer yarısını ibadetle geçirmiş gibi olacağının. (Müslim, Mesacid, 46; Ebu Davud, Salat, 49)
Ramazan-ı şerif, teravih ve mukabele gibi kavramlar söz konusu olduğunda hakkı teslim edilmelidir hanım kardeşlerimizin. Zira onlar daha çok rağbet ederler ramazan ayının rahmet ve bereketine. Daha barizdir bu konudaki hassasiyetleri ve heyecanları. Gündüzleri mukabeleye koşmaları, akşamları teravih namazlarına akın etmeleri bunun göstergesidir. Küçük çocuklarının olması da alıkoymaz bazı hanım kardeşlerimizi teravihten ve mukabeleden. Onlar, mukabeleden sonra yapılan sohbetlere de ayrı bir önem verirler. Yapılan vaaz u nasihat, ilim meclisine çevirir mukabele halkasını. Kadınların ramazan ayındaki bu canlılıkları her türlü takdir ve tebriğin üzerindedir doğrusu. Esasında her Müslüman böyle olmalıdır ramazan ayında. Zira Ahmed Remzi Dede’nin ifadesiyle:
“Rahmet ü gufrân hedâyâsıyla cennet bahşeder,
Derde dermân vasl-ı cânan ıtk-ı nîrândır gelen.”
Bu nedenle derde derman olan, cehennemden kurtulup cennete kavuşmaya vesile olan bu müstesna zaman dilimini en güzel şekilde değerlendirmelidir her Müslüman. Şairlerin sultanı Necip Fazıl ne güzel söylemiş: “Karagöz seyri değil gözyaşı dökme ayı;‘Bilinmez’i bilirler, bilseler ağlamayı…”
On bir ayın sultanı, af ve mağfiret ayı ramazanda camilerde yapılan bir diğer ibadet de itikâftır. İtikâfın hükmü sünnet-i kifayedir. Yani bir mahalle camiinde bir Müslümanın itikâfa girmesiyle itikâf sünneti yerine gelmiş olur. İtikâfa giren kişiye de “mutekif” denir. Niyet ederek camide veya cami hükmündeki bir mekânda bir süreliğine durmak anlamına gelen itikâf, her ne kadar başka zamanlarda da yapılabilse de bu ay ile özdeşleşmiştir âdeta. Çünkü iki cihan güneşi Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz, Medine-i Münevvere’ye hicret ettikten sonra her yıl ramazan-ı şerif ayının son on gününü itikâfta geçirmiş; bu hâl, vefat edinceye kadar devam etmiştir. Hatta vefat ettiği yıl yirmi gün kalmıştır ramazan ayında itikâfta. (Buhari, İtikâf, 17; İbn Mace, Sıyam, 58)
Bizzat Efendimiz (s.a.s.) tarafından başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden azat olarak nitelenir bu önemli ay. (İbn Huzeyme, es-Sahîh, 2/910; Beyhaki, Şu‘abü’l-Îmân, 5/223) Rahfa giren. Dilinde dua, Kur’an ve zikir; gönlünde iman, sadakat ve teslimiyet... Allah’ın evinde, onun misafiridir. İhtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında bekleyen, ihtiyacı karşılanmadıkça ayrılmamakta ısrar eden bir kişi gibidir. Bunun farkındadır itikâfa giren Müslüman. Bundan dolayı, “Ya Rab! Beni bağışlamadıkça huzurundan ayrılmam!” der hâl diliyle. Dualarındadır daima çocukları, eşi, dostu, akrabaları, ülkesi ve tüm Müslüman kardeşleri. met ve mağfiret günlerini geride bırakan bir Müslüman, kalan on günü en verimli ve faydalı bir şekilde değerlendirme arzusundadır. Çünkü cehennemden azat olunan günlere ulaşmıştır artık. Teravih namazlarını kıldığı, mukabeleyi takip ettiği camide bir süreliğine Rahman ve Rahim olan Allah ile baş başa kalma sevdasındadır. Zira ne kadar da çok ihtiyacı vardır, seküler değerlerin ortaya çıkardığı bunalım sarmalından kurtulup Rabbinin huzurunda divan durmaya; tüm dünyalıklardan sıyrılıp kul olduğunu hatırlamaya. Bu nedenle Beytullah’ın şubelerinden sağlam bir kaleye sığınır, Kerim olan Ma‘bud-u Hakiki’nin manevi huzurunda. Kalbiyle, gönlüyle ve bütün benliğiyle Hakk’a yönelir dünyevi meşguliyetlerden uzaklaşarak. Tabii ihtiyaçları dışında terk etmez mukaddes mekânı.
Boş şeyler konuşmaz, malayani ile meşgul olmaz itikâfa giren. Dilinde dua, Kur’an ve zikir; gönlünde iman, sadakat ve teslimiyet... Allah’ın evinde, onun misafiridir. İhtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında bekleyen, ihtiyacı karşılanmadıkça ayrılmamakta ısrar eden bir kişi gibidir. Bunun farkındadır itikâfa giren Müslüman. Bundan dolayı, “Ya Rab! Beni bağışlamadıkça huzurundan ayrılmam!” der hâl diliyle. Dualarındadır daima çocukları, eşi, dostu, akrabaları, ülkesi ve tüm Müslüman kardeşleri.
Ramazan-ı şerif ayında bu kadar önemli fırsatlar bahşedilmiştir bizlere. Bu nedenle ayağımıza gelen fırsatları ganimet bilmeli, bu mübarek ayda fırsat avcılığı yapmalıyız tabiri caizse. Zira kim bilir belki bu ramazan son ramazan ayımızdır, ulaşamayız bir sonraki rahmet ayına... Ahmed Remzi Dede ile başladık, yine onun şu muhteşem beyitleri ile bitirelim:
Iyd-ı ekber her günü kadr-i mübarek her gece;
Ehl-i îmâna ne mutlu lutf-ı Sübhân’dır gelen.
Zulmet ü kasvetden âzâd etmeye sâimleri,
Nûr-ı İslâm nûr-ı îmân nûr-ı irfândır gelen.
Hâne-i kalbi temizle hoşça istikbâl için,
Ni’meti mebzûl bir mihmân-ı zî-şândır gelen.
El-hazer senden şikâyet etmesin yarın amân,
Rûz-ı mahşer şâfi’-i ashâb-ı ısyândır gelen.
Doç. Dr. Mehmet Ali AYTEKİN DİYANET AYLIK DERGİ
|