İnsanlık, Hz. Âdem’den (a.s.) günümüze dek tarihin hiçbir döneminde bu kadar hızlı bir değişim ve dönüşüm yaşamamıştır herhâlde. Her geçen gün yenilenen dijital araçlar, yapay zekâ destekli uygulamalar, akıllı cihazlar ve robotik sistemler, günlük hayatımızı kolaylaştıran araçlar olmanın ötesinde düşünüş ve yaşayış biçimimizi, sosyal ilişkilerimizi ve hatta değer algımızı etkileyen köklü bir dönüşüm başlatmıştır. Bu dönüşüm, insanın manevi yönünü, inanç dünyasını, kulluğunu ve ahlaki duruşunu yeniden düşünmeyi zorunlu hâle getirmiştir. Bugün artık mesele, teknolojinin ne kadar geliştiği değil bu gelişimin insanın özünü, fıtratını ve manevi dünyasını nasıl etkilediğidir. Zira tarih boyunca kaydedilen her teknolojik gelişme gibi bunlar da din ve maneviyatın lehinde ya da aleyhinde kullanılmaya müsait hâle gelmiştir.
Bu noktada insanın, yaratılış gayesini yeniden hatırlaması gerekir. Yüce Allah, insanı akıl ve irade sahibi bir varlık olarak yeryüzünde halife ünvanıyla yaratmıştır. (Bakara, 2/30) Bu büyük ayrıcalık, beraberinde insana hem üstünlük hem de sorumluluk getirmektedir. Nitekim İsra suresinin,
“Andolsun biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra, 17/70) ayeti, gerek Allah’ın yarattığı gerek insanın kendi eliyle üreteceği ne varsa insanın hepsinden daha değerli ve üstün olduğuna işaret eder.
Bu yüzden gittikçe insana benzetilmeye çalışılan teknolojiler, yapay zekâ temelli dijital yardımcılar ve robotik cihazlar, insanın yerini alan bağımsız icatlar gibi düşünülmemeli, sadece doğru ve ahlaki bir amaçla kullanıldığı takdirde insanın gücünü artıran araçlar olarak kabul edilmelidir. Bu araçları kullanırken önemli olan, insanın kendi değerini unutmaması, üretim ve tüketim süreçlerinde iradesini algoritmalara teslim etmemesi ve kendisini feda edilebilir bir nesneye indirgememesidir. Elbette bu süreçte üreticilerin büyük sorumluluğu var. Ancak asıl belirleyici olan, biz tüketicilerin kullanım tarzıdır. Zira öngörülebilir insan tipini seven kapitalist anlayış, insanı metalaştırma yolunda en çok istek ve arzularımızdan ve bu teknolojileri kullanım tarzımızdan faydalanır.
Bugün çoğumuz, dijitalleşmenin sağladığı kolaylıklardan yararlanıyoruz ancak bu, genelde bilinçli bir tercih olmaktan çok dönüşüme ayak uydurmanın zorunlu bir şekli gibi algılanıyor. Dolayısıyla bu baş döndürücü dijitalleşme furyası karşısındaki bilinç düzeyimizi ve ondan yararlanma biçimimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Bu durumun, insan hayatındaki belirleyici rolü, meselenin dinî ve ahlaki boyutlarda da değerlendirilmesini gerekli kılıyor. Fıtratı ve saygınlığı korunmuş insanın, Allah’ın halifesi sıfatıyla yeryüzündeki görevini kolaylaştıracak şekilde geliştirilmiş, ahlaki, yasalara uygun, hatasız, güvenilir ve çevre dostu teknolojilere dininbir itirazı yoktur. Bilakis doğru kullanıldığında ilmî araştırmalar, sanal eğitim ortamları, ibadet hatırlatmaları ve benzeri pek çok alanda insanlara katkı sunarlar. Teknoloji, sadece insanlığın faydasına kullanılmalıdır. Ancak bilginin hikmetten kopmaması ve araçların da amaca dönüşmemesi gerekir. Zira insan, teknoloji ya da başka şeylerin karşısında hiçbir şekilde değersizleşmemesi gereken bir varlıktır. İslami bakış, temelde bu dengeyi korumayı hedefler.İslam ahlakı, adalet, doğruluk, güvenilirlik, emanet bilinci ve kul hakkı gibi temel prensipler sunar. Bu prensipler, her zaman ve koşulda olduğu gibi dijital çağda da geçerlidir.
Yeni dünya düzeninde dijitalleşme ve yapay zekâ, yalnızca teknolojik bir eğilim olarak değil âdeta bireyin kimliği, yaşam biçimi ve dünyanın işleyişiyle kurduğu ilişkinin merkezine yerleşen bir güç gibi algılanıyor. Bu nedenle dijital bilinç, geleceğin en kritik yetkinliklerinden biri hâline gelmiştir. Dolayısıyla dijitali, hayatımızda konumlandırmadan önce şu soruları cevaplamalıyız:
• Kullandığımız dijital araç ve uygulamalar, gerçekten ihtiyaçlarımızı mı karşılıyor yoksa bizi belirli davranışlara mı yönlendiriyor?
• Verilerimizin kimde, nasıl ve ne amaçla tutulduğunu biliyor muyuz?
• Dijital dünyadaki hız, gerçek hayattaki düşünme ve karar alma süreçlerimizi nasıl etkiliyor?
• Ruh hâlimizi, zaman yönetimimizi ve dikkat kapasitemizi şekillendiren algoritmaların farkında mıyız?
Bu soruların çoğuna net bir yanıt veremiyor oluşumuz, dijitalleşmenin bilinç düzeyimiziteknik bilgiden çok daha derin bir düzlemde sınadığını göstermektedir. Bugün her yerde önümüze çıkan yapay zekâ sistemleri, yine insan tarafından oluşturulan veri setlerinden beslendiğinden onu art niyetten, bilgi dezenformasyonundan, ön yargılardan, genel kabullerden ve tarafgir algoritmalardan arındırabilmek zor görünmektedir. Gündelik hayatımızın bir parçası olan ‘chatbot’ gibi yapay zekâ destekli dil işleme modelleri, bilgiye erişimi nispeten kolaylaştırırken dikkat dağınıklığını, yüzeysel bilgi alışkanlığını ve yalnızlaşmayı da beraberinde getirebilmektedir. Daha riskli olanı ise kullanıcıların sık sık yanlış veya çarpıtılmış bilgiye maruz kalmasıdır. Bu olumsuzluklar, toplum içinde kolaycı, tamamen tüketimci, merak etmeyen, öğrenmeyen, zekâsını gerektiği gibi kullanamayan ve yanlış bilgilerle zihni doldurulan yeni bir insan tipini ortaya çıkarabilir. Nitekim algoritmaların konfor adına insanı düşünme ve planlama zahmetinden uzaklaştırdığı her yaklaşım, özgür iradenin zayıflaması, hatta kontrolün başka güçlerin eline geçmesi tehlikesini doğurmaktadır.
İnsan ve yapay zekâ denkleminde irdelenmesi gereken en mühim hususlardan biri de insanın mana dünyasıdır. Maneviyat, insanın durup düşünmesini, derinleşmesini, tefekkür edip ilahi vahyin mesajını gönlünde hissetmesini gerektirir. Modern çağın büyük sınavı da işte tam burada ortaya çıkar ki bu da hız ve erişilebilirliğin kalpleri köreltmesine engel olabilme becerisidir. Bunun için öncelikle dijital bağımlılıktan uzak bir zaman yönetimi bilinci geliştirilmelidir. Yalan, iftira, gıybet ve israf gibi günahların dijital formlarına dikkat edilmeli, gereksiz bildirimleri, bilgi kirliliğini ve tüketim baskılarını azaltan sade bir yaşam biçimi benimsenmelidir.
Unutulmamalıdır ki dijital çağda da en değerli sermaye insanın kendisidir; iradesi, vicdanı ve manevi yönüdür. Bu çağ, doğru değerlendirildiğinde maneviyatı tehdit eden değil aksine manevi derinleşmeyi mümkün kılan yeni bir fırsata da dönüşebilir. Yeter ki insan, teknolojiyi hak ve hikmet çizgisinde bir yardımcı olarak kullanmayı ve kötülüğe karşı aklını ve kalbini korumayı bilsin. Her işte olduğu gibi teknolojik yenilikler karşısında da itidalli davransın, olumlu veya olumsuz yaklaşımında ifrat ve tefrite kaçmasın. Bu noktada İslam, insana hikmetli bir duruş, ölçülü bir kullanım ve sorumluluk bilincini öğütler. İslam ahlakı, adalet, doğruluk, güvenilirlik, emanet bilinci ve kul hakkı gibi temel prensipler sunar. Bu prensipler, her zaman ve koşulda olduğu gibi dijital çağda da geçerlidir. Bilgiyi manipüle etmek, mahremiyeti ihlal etmek veya algoritmaları kötüye kullanmak, gerçek hayattaki günah kavramlarından farklı değildir. Bu yüzden Müslüman için dijital sorumluluk, aynı zamanda insani, dinî ve ahlaki bir sorumluluktur.
Son olarak teknoloji büyüdükçe insan küçülmemeli, imkânlar arttıkça kalpler daralmamalıdır. İnsan, kendine düşeni yaptığında, her çağ gibi bu çağ da onun için bir tehdide değil bir diriliş ve özüne dönüş fırsatına dönüşecektir. İnsan, aklını hikmetle, kalbini vahiyle beslediğinde teknoloji onun için bir olumsuzluk değil adaletin, merhametin ve hakikatin hizmet aracı olacak bir imkâna dönüşür. Fakat insan kendini unutur, kudreti araca yükler, ruhunu algoritmaların soğuk diline teslim ederse kaybeden sadece kendisi olacaktır.
Mehmet Zahir DOĞAN
Diyanet Aylık Dergi
|