|
Dinle karşılaşma biçimimizi belirleyen en önemli unsurlardan biri iletişimdir. Öncelikle ailede başlayan dinî iletişim, çocuk sosyalleştikçe okul başta olmak üzere girdiği farklı çevrelerde de devam eden bir süreç hâline gelir. Elbette bu sürecin yoğunluğu çocuğun aile, okul ve sosyal ortamının yapısına ve bu ortamların sahip olduğu değer anlayışına göre değişecektir. Mesela çocuğun ailesinin hayatında dinî değer ve uygulamalara belirgin bir yer verilmiyorsa çocuk ailede genellikle sınırlı bir dinî iletişime muhatap olacaktır. Ancak ailede dinî değerler belirleyici bir yere sahipse, dinî iletişim de sıklıkla gerçekleşecektir.
Dinî iletişimin sıklığının yanında onun nasıl gerçekleştiği de çocuğun dine bakışını etkiler. Bu noktada çocuklarımıza dini nasıl anlattığımız önem kazanmaktadır.
Çocuklarımıza dini anlatırken onların gelişim dönemini göz önünde bulundurmak gerekir. Mesela henüz soyut düşüncenin gelişmediği erken çocukluk döneminde din anlatılırken soyut kavramların izah edilmesinden ziyade sevgi, güven, merhamet, aidiyet, sorumluluk gibi duygu ve değerleri besleyen manevi bir atmosfer oluşturmaya önem vermek gereklidir. Bu yaşlarda çocuklar her şeyi canlı görme, her şeyin bir amaç için var olduğunu düşünme ve yaratıcıyı somut, insan gibi özelliklerle hayal etme eğiliminde oldukları için inanç öğretimi mutlaka çocuğun günlük yaşantısına uygun, bu yaşantısından tecrübelerini dikkate alarak, bu tecrübelerle bağ kurarak, yalın ve somut bir dille yürütülmelidir. Çocuğun çevresinden, doğadan yararlanmak bu dönemde oldukça önemlidir. Hele ki çocuklarımızın doğa ile bağının büyük oranda koptuğu günümüzde, Allah’ı, yarattıkları üzerinden anlamlandırma açısından çocuğun doğa ile bağını güçlendirmek gerekir. Bu süreçte sevgi dili kullanmak, üslubun yumuşaklığı, özellikle Allah’ın sevgisini, koruyuculuğunu, iyiliğini ve merhametini merkeze alan bir anlatım, çocuğun Yaradan’a yönelik olumlu bir duygu ve kalıcı bir güven bağı geliştirmesini destekler. Mesela Allah’ın merhameti, koruyuculuğu, bizlere karşı sevgisinin bir annenin evladına duyduğu sevgiden bile daha fazla olduğu, bunun örneklerini bir kuşun yavrusunu beslemesinde ve korumasında görebileceğimiz gibi ifadelerle izah edilebilir. Böylelikle çocuğun Allah sevgisini hem aile ortamındaki örneklerden hem de tabiattan somut örneklerle anlaması mümkün olacaktır. Bu sürecin sadece bilişsel, izaha dayalı bir bilgi aktarımı olmaktan ziyade, ilişkisel ve duygusal bir yaşantı niteliği taşımasında ve gücünü büyük ölçüde evde gözlemlenen dinî yaşantıdan, ebeveynlerin tutarlı yaklaşımlarından almasında fayda vardır. Böylece çocuğun bu dönemde dinle ilgili olumlu tutum ve davranış geliştirmesi, belli başlı değerleri içselleştirmesi mümkündür. Esasında bu manevi iklimin ilk temelleri bebeklik döneminde, henüz hiçbir kavramsal bilgi mevcut değilken bakım veren yetişkinle kurulan güvenli bağlanma, şefkatli temas, sakin bir ses tonu ve düzenli rutinler sayesinde atılır. Bebeklikte duygu hafızası aktif olduğu için evde dinin sevgi ve huzurla mı yoksa kaygı ve baskıyla mı yaşandığı çocukta kalıcı duygusal izler bırakır; günlük yaşama eşlik eden kısa dualar ve ninniler ise dinî kavramlara karşı bir aşinalık dönemi başlatır. O nedenle okul öncesi dönemde masal, hikâye, ninni, ezgi, drama gibi edebî ve sanatsal ürünlerden faydalanmak önemlidir. Çocuk okul öncesi döneme adım attığında, özellikle dört yaş civarında Allah hakkında ilk fikir yürütmelerine başlar, beş ve altı yaşlarında ise gelişen hayal gücüyle birlikte yaratıcı güce dair merak ve sorular yoğunlaşır. Bu evrede sık ve tekrarlanan sorulara tepki gösterilmemeli, sabır ve anlayışla karşılanarak cevap verilmelidir. Allah inancı sadece olumlu sıfatlar üzerinden kurulmalı, Allah asla bir korkutma, tehdit veya cezalandırma mekanizması gibi disiplin aracı olarak sunulmamalıdır. Okul öncesinde peygamber sevgisi, ulaşılamaz mucizeler yerine dürüstlük, merhamet, paylaşma ve nezaket gibi çocuğun hayatına model olabilecek somut ahlaki davranışlar üzerinden aktarılmalı; melekler, ölüm ve ahiret gibi zihinsel olgunluk gerektiren soyut ve kaygı üretebilecek konular ise çocuk sormadığı sürece detaylandırılmamalı, sorulduğunda ise sadece merakı giderecek, doğru, kısa ve güven verici ifadeler kullanılmalıdır. Bir başka ifade ile çocuğun soruları yönlendirici kabul edilmeli, gereksiz izahlara girilmemelidir. Diğer taraftan çocuğun özellikle kaygı uyandırabilecek konulara dair sorularını cevaplamadan önce, bu soruları hangi nedenlerle sorduklarını anlamak, korku ve kaygı gibi duygularla sordukları sorulara karşı dikkatli olmak gerekir. Zira korku ve kaygı duydukları konular üzerinden sordukları sorulara, bu duyguların nedenleri anlaşılmadan verilecek cevaplar, onların dinle ilgili bazı kavramları bu duygular üzerinden anlamlandırmalarına yol açabilecek, dinle ilişkilerini olumsuz etkileyebilecektir. Mesela Allah’ı daha ziyade korkulması gereken, cezalandıran bir varlık olarak tanıyan bir çocuk Allah’ın nerede olduğunu öğrenmek istediğinde, kendisine yakın olduğunu duymak onu tedirgin edebilecektir. Aynı durum melek, şeytan gibi varlıkların anlatımı, ahiret tasvirleri için de söz konusudur. Dolayısıyla cevap vermeden önce neden ve hangi duygularla sorduğunu anlamak önemlidir. Yedi yaş ile başlayan son çocukluk dönemi ise doğru ile yanlışı ayırt etme gücünün belirginleştiği, mantıksal sorgulamaların arttığı ve taklide dayalı dinî yönelişin daha bilinçli bir zemine taşındığı evredir. Bu dönemde çocuk inanç esaslarını, dinî kuralları, ibadetleri ve anlatıları daha lafzi ve sebep-sonuç ilişkisi içinde anlamlandırmak ister; akran grubu ve öğretmen etkisiyle dinî kimlik farkındalığı kazanırken, Allah’a dair erken yaşlardaki somut çağrışımlar yerini daha aşkın bir Allah tasavvuruna bırakmaya başlar. O nedenle bu dönemden itibaren artık dinî iletişimde hikmet merkezli bir yaklaşımı esas almak, sebep ve sonuç ilişkilerini doğru izah etmek önemlidir. Bunun sağlanabilmesi için ise doğru bilgiye sahip olmak gereklidir. Çocuklarımıza vereceğimiz ibadet eğitiminin de onların gelişim dönemlerine paralel olarak şekilsel ayrıntıları eksiksiz dayatmaktan ziyade, ibadeti huzur duygusu içinde hayatın doğal akışına dâhil etme süreci olarak kurgulanması gerekir. Okul öncesinde çocuk, ebeveyninin namazını, duasını veya sofra şükrünü gözlemleyerek dolaylı bir alışkanlık ve yakınlık kazanırken oruçla ilk temaslar sahur neşesine katılım ve gün içindeki kısa süreli gönüllü denemelerle sınırlandırılmalı, çocuğun sabretme ve iradeyi yönetme çabası ödül, takdir, tebrik gibi olumlu pekiştirmelerle desteklenmelidir. İbadet öğretiminin miladı kabul edilebilecek yedi yaş ve sonrasında ise kademelilik ilkesi esas alınmalı, örneğin namaza tek bir vakitle başlanıp zamanla artırılmalı, süreç mükemmeliyetçi bir baskıdan uzak, Hz. Peygamber’in de tavsiyesi üzerine kolaylaştıran ve müjdeleyen bir çizgide yürütülmelidir. Dinî gelişimin en görünür ve somut tezahürü olan ahlak eğitimi de yine bu erken yaşlarda taklit ve model alma yoluyla şekillenir; paylaşma, dürüstlük ve nezaket gibi erdemler kuru nasihatlerle değil ebeveynlerin bizzat sergilediği tutumlar ve kendi aralarındaki saygılı iletişim dili üzerinden çocuğa aktarılır. Eğitimcilerin ve ebeveynlerin çocukta içselleştirilmiş bir ahlak bilinci oluşturabilmesi için katı ve cezalandırıcı bir yasaklama kültürü yerine alternatif olumlu davranışlar sunması, çocuğu başkalarıyla kıyaslamadan ve olumsuz etiketlemelerle yargılamadan onun öz saygısını koruması gerekir. Aile içi iletişimin “üçüncü ebeveyn” olarak da iş gördüğü kabul edilen bu dönemde yumuşak, olumlu, tutarlı bir dil kullanılması çocuğun ahlak gelişimini destekleyecektir. Bunun en güzel örneklerinden birini Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Lokman’ın oğlunu dine dair bilgilendirirken kullandığı yumuşak ve samimi üslupta görmek mümkündür. Yine Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’i (s.a.s.) katı kalpli yaklaşmaması vesilesiyle insanların etrafında toplandığına dair beyanı da (Âl-i İmran, 3/159) üslubun itici ve kırıcı olmamasının önemini ortaya koymaktadır Ortaokul ve gençlik döneminde din eğitiminde, çocukluk yıllarındaki taklit, somut algı ve hazır kalıpların yerini, sorgulama, kimlik arayışı ve zihinsel bir bağımsızlaşma sürecine bırakmaya başladığı dikkate alınmalıdır. Bu evrede birey, soyut düşünme becerisinin gelişmesiyle birlikte o güne kadar ailesinden gördüğü dinî değerleri kendi mantık süzgecinden geçirmeye, hayatın anlamı, adalet kavramı, kötülük problemi ve din-bilim ilişkisi gibi temel bazı meseleleri derinlemesine sorgulamaya başlar. Bu nedenle inanç öğretimi, dogmatik ve buyurgan bir dilden arındırılarak gencin entelektüel merakını besleyen, özgür iradesine saygı duyan, rasyonel ve felsefi zeminle desteklenmiş bir üslupla yürütülmelidir. Özellikle Allah inancı pekiştirilirken her şeyi gören ve sürekli hata kollayan cezalandırıcı bir otorite tasavvuru yerine; kuluna şah damarından daha yakın olan, onun varoluşsal yalnızlığına çare sunan, merhameti, adaleti ve sonsuz sevgiyi barındıran bir Yaratıcı tasavvuru merkeze alınmalıdır. Bu süreç bilişsel bir bilgi yüklemesinden ziyade gencin kimlik inşasında güvenli bir sığınak bulma ve hayatı anlamlandırma niteliği taşır. Zira inanç onun için artık bir kimlik meselesidir. Ebeveynin ve eğitimcilerin gencin sorduğu şüphe dolu veya sarsıcı sorular karşısında sabırlı, yapıcı, panikten uzak ve saygılı tutumlar sergilemesi gereklidir. Bu dönemde en etkili öğretim, onun şüphelerini günah sayıp bastırmak değil o şüpheleri birlikte hakikati arama yolculuğuna dönüştürmektir. Bu yaşlarda dürüstlük, adalet, kul hakkı, iffet ve kul sevgisi gibi erdemler, sadece kitabi kurallar olarak anlatıldığında genç için bir şey ifade etmez; değerler, ebeveynlerin ve eğitimcilerin sosyal adalet, toplumsal duyarlılık, zayıfı koruma ve sözünde durma gibi bizzat sergilediği tutarlı eylemler üzerinden aktarılır. Bu evrede ahlaki ilkelerin biyografiler, örnek şahsiyetlerin hayat hikâyeleri, sinema, edebiyat ve entelektüel tartışmalar yoluyla somutlaştırılması ve gencin estetik duygularının beslenmesi önemlidir. Akran gruplarının ve sosyal çevrenin etkisinin zirveye ulaştığı bu yıllarda dinî aidiyet ve kimlik farkındalığı, ait olunan arkadaş grubunun tutumlarına göre şekillenebilir. Bu yüzden ebeveynlerin baskıcı yasakçılık yerine gencin sağlıklı bir çevre edinmesine rehberlik etmesi kritik önem taşır. Bugün bu çevreye sosyal medya platformlarının da eklendiği dikkate alındığında çocukların ve gençlerin muhatap oldukları çevrelerin tanınması ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu çevrelerdeki hâkim dili bilmek, gerekli yerde tedbir alabilmek için mühimdir. Gençlik döneminde ahlak eğitimi bir irade ve sorumluluk eğitimi niteliği taşır. Bu yüzden gence yetişkin gibi davranarak sorumluluk vermek, kararlarını değerli görmek, onu başkalarıyla kıyaslamadan ve “yetersiz/asi” gibi olumsuz etiketlerle yargılamadan öz saygısını korumak esastır. İbadet eğitimi de şekilsel bir zorunluluk veya aile baskısıyla yerine getirilen bir angarya olmaktan çıkarılıp gencin içsel motivasyonuyla yöneldiği ruhani bir sığınak ve karakter disiplini olarak kurgulanmalıdır. İbadetlerin ifasında mükemmeliyetçi yaklaşımlardan ziyade süreklilik ve istek uyandırma ile içselleştirme ve bilinç hedeflenmelidir. Bu doğrultuda ibadetler taşıdıkları değerler ile birlikte öğretilmelidir. Örneğin namazın; niyetle zihni ve kalbi, abdestle bedeni temiz tutmak suretiyle insanı maddi ve manevi temizliğe yönlendirdiği, zamanın değerini gösterdiği, orucun iradeyi güçlendirdiği gibi hususlara dikkat çekilmesi, ibadetlerin içselleştirilerek ifası için etkili olacaktır. Bu evrede ibadete zorlamak, gençte kalıcı bir nefret ve tepkisel bir uzaklaşma doğurabileceği için ibadet alışkanlığı kazandırmada en güçlü dayanak ebeveynin samimi rol modelliği ve duasıdır. O nedenle öncelikle ebeveyn ve eğitimciler ibadetlerin taşıdığı değerleri, sağlayacağı huzur ve mutluluğu hayatlarına yansıtmalıdır. Genç, namaz kılan ya da oruç tutan ebeveyninde bir ahlak, huzur, adalet ve dinginlik gördüğü müddetçe ibadetle olumlu bir bağ kurar. Bu nedenle kullanılan teşvik dili hem aklın ikna olduğu hem de kalbin tatmin bulduğu dengeli bir çizgide kalmalıdır. Son söz olarak belirtilmelidir ki anlatmanın en iyi ve etkili hâli öncelikle yaşamaktır. Yaşamadığınızı aktarmanız da mümkün olmamaktadır. O nedenle çocuklarımıza ulaşmanın en etkili yolunun, kazandırmak istediğimiz değerleri bizzat bizde görmelerinin olduğunu unutmamak gerekir. Tıpkı “başkalarına iyiliği emrederken kendimizi unutmamamız” (Bakara, 2/44) gerektiği gibi… Prof. Dr. Banu GÜRER Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi DİYANET AYLIK DERGİ |